TERÖRSÜZ TÜRKİYE
“Şehitlerimize ve Gazilerimize İhanet” gibi algılarla kirletilmeye çalışılan bu büyük projenin son demlerini yaşamaktayız.
Peki süreç nasıl başladı?
Nasıl bugünlere geldik?
Neler yaşandı?
Ve bundan sonra Türkiye’yi nasıl bir dönem bekliyor?
Bütün bu soruların cevabını yalnızca bugünün siyasi tartışmalarında ararsak, yaşananların büyük bölümünü eksik görürüz.
Çünkü bugün “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreç, bir gecede ortaya çıkmış bir proje değildir.
Bu sürecin arkasında yıllara yayılan terör saldırıları, sınır ötesi tehditler, Suriye’de yaşanan iç savaş, Türkiye’nin gerçekleştirdiği askeri operasyonlar, diplomatik girişimler, istihbarat çalışmaları, ekonomik kayıplar ve en önemlisi binlerce insanımızın hayatına mal olan bir dönem bulunmaktadır.
Bu nedenle önce biraz geriye gitmek gerekiyor.
SURİYE’DE SAVAŞ BAŞLADI, TÜRKİYE’NİN SINIRLARI DEĞİŞEN BİR TEHDİTLE KARŞI KARŞIYA KALDI
2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş, kısa sürede yalnızca Suriye’nin iç meselesi olmaktan çıktı.
Devlet otoritesinin zayıflamasıyla birlikte ülkenin farklı bölgelerinde silahlı yapılar ortaya çıktı.
DEAŞ, YPG/SDG ve farklı silahlı gruplar Suriye sahasında etkili hale gelirken, Türkiye’nin yaklaşık 911 kilometrelik Suriye sınırı boyunca yeni bir güvenlik problemi oluştu.
Türkiye açısından mesele artık yalnızca Suriye’de kimin iktidar olacağı değildi.
Sınırın hemen karşısında kimlerin silahlandığı, hangi örgütlerin hangi bölgelerde kontrol kurduğu ve bu yapıların Türkiye’ye yönelik tehdit oluşturup oluşturmadığı hayati önem taşıyordu.
Özellikle Suriye’nin kuzeyinde YPG öncülüğündeki yapılanmanın güç kazanması, Ankara’nın güvenlik politikalarının merkezine oturdu.
Türkiye’nin yıllardır dile getirdiği temel güvenlik yaklaşımı da burada şekillendi:
Sınırlarımızın hemen ötesinde Türkiye’ye yönelik yeni bir terör koridorunun oluşmasına izin verilmemesi.
BURNUMUZUN DİBİNDE TÜRKMEN DAĞI
Bu dönemde gözlerin çevrildiği bölgelerden biri de Hatay’ın hemen karşısındaki Bayırbucak ve Türkmen Dağı bölgesiydi.
Türkmen Dağı, Hatay’ın Yayladağı ilçesinin karşısında bulunan, tarihsel ve sosyal bağları Türkiye açısından özel önem taşıyan bir bölgeydi.
Burada yaşayan Türkmenler, Suriye savaşının ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı.
Bölgedeki çatışmalar, göçler ve silahlı grupların faaliyetleri Türkiye sınırına kadar dayandı.
Türkiye açısından mesele yalnızca akrabalık bağları bulunan Türkmenlerin yaşadığı bir bölgenin kaderi değildi.
Sınır güvenliği, göç hareketleri ve terör örgütlerinin bölgede alan kazanması da doğrudan Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiriyordu.
Bu nedenle Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeler Ankara tarafından yakından takip edildi.
ESAD REJİMİ NEDEN TERÖR YAPILANMALARINA KARŞI ETKİLİ BİR MÜCADELE YÜRÜTMEDİ?
Burada yıllarca tartışılan bir başka soru ortaya çıktı:
Esad rejimi neden Suriye topraklarında güçlenen farklı silahlı yapılara karşı Türkiye’nin beklediği ölçüde bir mücadele yürütmedi?
Suriye’de devlet otoritesinin ülkenin tamamında zayıflaması, farklı bölgelerde farklı silahlı yapıların ortaya çıkmasına neden oldu.
Türkiye açısından bunun sonucu açıktı:
Sınırın diğer tarafındaki istikrarsızlık, zaman içerisinde Türkiye’nin sınır güvenliğine doğrudan yansıyordu.
Silah, uyuşturucu, insan kaçakçılığı ve terör faaliyetlerinin oluşturduğu ekonomik ağlar da bu istikrarsızlığın başka bir boyutunu meydana getiriyordu.
Dolayısıyla Suriye’deki savaşın yalnızca askeri değil, ekonomik ve güvenlik boyutu da bulunuyordu.
TÜRKİYE SINIRIN ÖTESİNE GEÇTİ
Türkiye bir süre sonra yalnızca sınır güvenliği tedbirleriyle yetinmedi.
Fırat Kalkanı Harekâtı ile başlayan sınır ötesi operasyonlar, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla devam etti.
Amaçlardan biri Türkiye sınırında DEAŞ ve YPG/PKK bağlantılı yapıların oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak ve sınır hattında güvenli bölgeler oluşturmaktı.
Türkiye bu operasyonlarla birlikte Suriye sahasında doğrudan askeri güç kullanan ülkelerden biri haline geldi.
Bu süreç, Türkiye’nin Suriye politikasında önemli bir kırılma noktasıydı.
Artık Ankara için Suriye’deki gelişmeler, yalnızca diplomasi masasında izlenen bir dış politika başlığı değil, doğrudan Türkiye’nin milli güvenliğiyle bağlantılı bir meseleydi.
TERÖRÜN SADECE SİLAHLA DEĞİL, PARA İLE DE BESLENDİĞİ ORTAYA ÇIKTI
İşte bugün geldiğimiz noktayı anlamak için bir başka başlığın daha altını çizmek gerekiyor:
Kara para.
“Kara para aklama” nedir?
Yasal olmayan yollarla elde edilen paranın kaynağının gizlenerek sisteme sokulmasıdır.
Uyuşturucu, kaçakçılık, yasa dışı bahis, insan kaçakçılığı ve benzeri suçlardan elde edilen gelirlerin farklı kanallardan dolaştırılması, suç örgütlerinin ayakta kalmasını sağlayan en önemli mekanizmalardan biridir.
Terör örgütlerinin de silah, mühimmat, lojistik, insan kaynağı ve propaganda faaliyetleri için finansmana ihtiyacı vardır.
Bu nedenle terörle mücadele yalnızca dağdaki silahlı unsurlarla mücadele etmek değildir.
Paranın izini sürmek de terörle mücadelenin bir parçasıdır.
Para trafiği kesildiğinde örgütlerin hareket kabiliyeti de zayıflar.
Bu noktada Türkiye’de son dönemde yürütülen mali suç ve kara para soruşturmalarının neden önemli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
FETÖ, MİT TIRLARI VE DEVLETİN GÜVENLİK MÜCADELESİ
Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan bazı olaylar da devlet içerisindeki yapılanmalar ile dış güvenlik meselelerinin ne kadar iç içe geçebildiğini gösterdi.
MİT TIR’larının durdurulması ve sonrasında yaşanan gelişmeler Türkiye’nin güvenlik bürokrasisinde büyük bir kırılmaya yol açtı.
Daha sonra FETÖ yapılanması olarak tanımlanan örgütün devlet içerisindeki örgütlenmesine yönelik yürütülen soruşturmalar, meselenin yalnızca siyasi bir tartışmadan ibaret olmadığını ortaya koydu.
Buradaki temel mesele şuydu:
Türkiye’nin devlet güvenliği, istihbarat faaliyetleri ve terörle mücadele mekanizmaları içerisinde farklı yapılanmaların etkinlik kurması, ülkenin güvenlik politikalarını doğrudan etkileyebiliyordu.
Bu nedenle bugün terör, dış politika, istihbarat ve mali suçlar arasındaki bağlantıyı konuşurken geçmişte yaşanan bu olayları da hatırlamak gerekiyor.
2024: SURİYE’DE TAŞLAR YERİNDEN OYNADI
Ve sonra Suriye’de dengeleri değiştiren tarihi gelişme yaşandı.
2024 yılının sonunda Beşar Esad yönetiminin devrilmesiyle Suriye’de yeni bir dönem başladı.
Şam’da yeni yönetimin ortaya çıkması, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve ülke içerisindeki silahlı yapıların geleceği konusunda yeni bir süreci başlattı.
Türkiye açısından bu gelişme, yıllardır devam eden Suriye politikasında yeni bir sayfa açılması anlamına geliyordu.
Ankara’nın temel beklentilerinden biri, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin kuzeyindeki silahlı yapıların merkezi devlet çatısı altında toplanmasıydı.
10 MART 2025: SURİYE’DE YENİ DÖNEMİN İLK İŞARETLERİ
10 Mart 2025 tarihinde Suriye yönetimi ile SDG arasında yapılan anlaşma, bu açıdan önemli bir dönüm noktası oldu.
Anlaşmanın temel başlıkları arasında ateşkes, askeri yapıların Suriye devletine entegre edilmesi ve devlet otoritesinin sınır kapıları, havaalanları ve petrol sahaları gibi stratejik alanlarda yeniden tesis edilmesi bulunuyordu.
Türkiye ise uzun süredir Suriye’nin kuzeyindeki YPG/SDG yapılanmasının merkezi Suriye devletinin dışında bağımsız bir silahlı güç olarak kalmasına karşı çıkıyordu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 2025 boyunca yaptığı açıklamalarda bu anlaşmanın uygulanması gerektiğini vurguladı.
Yani Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” hedefi ile “Terörsüz Bölge” hedefi birbirinden bağımsız iki başlık değildi.
İkisi aynı güvenlik zincirinin parçalarıydı.
27 ŞUBAT 2025: SÜRECİN TÜRKİYE AYAĞINDA TARİHİ ÇAĞRI
Türkiye tarafında ise yeni sürecin siyasi zemini 2024 yılının sonlarında şekillenmeye başladı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ekim 2024’te yaptığı açıklamalarla PKK’nın silah bırakması ve örgütün kendisini feshetmesi yönünde çağrılar yaptı.
22 Ekim 2024 tarihinde Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın örgütün lağvedildiğini TBMM’de ilan etmesi yönündeki çağrısı, Türkiye siyasetinde yeni bir dönemin tartışılmasına neden oldu.
Ardından görüşmeler ve temaslar başladı.
27 Şubat 2025 tarihinde Abdullah Öcalan PKK’ya silah bırakma ve örgütün feshedilmesi çağrısında bulundu.
Bu çağrı, yıllardır devam eden terör meselesinin çözümü açısından yeni bir aşama olarak değerlendirildi.
12 MAYIS 2025: PKK FESİH KARARI ALDI
12 Mayıs 2025 tarihinde PKK, fesih ve silah bırakma kararı aldığını açıkladı.
Böylece “Terörsüz Türkiye” süreci söylem aşamasından çıkarak somut bir aşamaya geçti.
Ancak Türkiye açısından mesele yalnızca PKK’nın Türkiye sınırları içerisindeki faaliyetlerinin sona ermesi değildi.
Irak’ın kuzeyi ve Suriye’deki yapılanmaların geleceği de sürecin en kritik başlıklarından biri haline geldi.
Çünkü Türkiye’nin güvenlik tezine göre örgütün bir ülkede silah bırakıp başka bir ülkede aynı yapılanmayı sürdürmesi, terör tehdidinin tamamen sona ermesi anlamına gelmiyordu.
TBMM DEVREYE GİRDİ
Süreç daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi zeminine taşındı.
5 Ağustos 2025 tarihinde TBMM bünyesinde Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk toplantısını gerçekleştirdi.
Komisyonun amacı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi konusunda Meclis çatısı altında ortak bir zemin oluşturmaktı.
Komisyon çalışmalarında Türkiye’nin üniter devlet yapısı, toprak bütünlüğü, Türkçenin resmi dil statüsü ve laik Cumhuriyet ilkeleri ortak temel değerler olarak vurgulandı.
Bu ayrıntı önemlidir.
Çünkü süreç yalnızca “terör örgütünün silah bırakması” başlığına indirgenmedi.
Devletin temel yapısı, hukuk, toplumsal bütünleşme, güvenlik ve gelecekte atılacak yasal adımlar da aynı çerçevenin içine alındı.
2025 SONBAHARINDA İLK SOMUT ÇEKİLME İŞARETLERİ
2025 yılının sonlarına doğru PKK’nın Türkiye sınırları içerisindeki silahlı unsurlarını Irak’a çekmeye başladığına ilişkin açıklamalar geldi.
Bu gelişme, sürecin sahadaki ilk önemli sonuçlarından biri olarak değerlendirildi.
Böylece Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir mücadele ettiği terör sorununun askeri boyutunda yeni bir aşamaya geçilmiş oldu.
Fakat asıl kritik soru hâlâ ortadaydı:
Suriye’de ne olacaktı?
SURİYE’DEKİ YAPILANMA SÜRECİN EN KRİTİK NOKTASIYDI
Türkiye açısından Suriye’deki YPG/SDG yapılanması, Terörsüz Türkiye sürecinin en önemli dış güvenlik başlıklarından biri haline geldi.
Çünkü Ankara’nın bakış açısına göre Türkiye sınırının hemen karşısında silahlı bir örgütsel yapının varlığını sürdürmesi, Türkiye içerisindeki terör tehdidinin sona erdiğinin söylenmesini eksik bırakacaktı.
Bu nedenle Ankara uzun süre boyunca Suriye’deki silahlı yapıların Şam yönetimine entegre edilmesi gerektiğini savundu.
Ve nihayet bugün geldiğimiz noktada çok önemli bir gelişme yaşandı.
BUGÜN: SDG/YPG YAPILANMASINDA FESİH VE ENTEGRASYON AŞAMASI
Suriye’de SDG/YPG yapılanmasının sona erdirilmesi ve silahlı unsurların Suriye devlet yapısına entegre edilmesine yönelik süreç bugün yeni bir aşamaya ulaştı.
Bu gelişme, Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve tek devlet, tek ordu” yaklaşımı açısından kritik bir eşik oluşturuyor.
Türkiye de bu gelişmeyi Suriye’nin iç bütünlüğünü güçlendiren ve sınır güvenliğine katkı sağlayan bir adım olarak değerlendiriyor. ([Reuters][2])
Böylece 2011 yılında başlayan Suriye savaşından bugüne kadar geçen yaklaşık 15 yıllık dönemde, Türkiye açısından güvenlik denkleminin önemli parçalarından biri değişmiş oluyor.
PEKİ BÜTÜN BUNLARIN “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” İLE NE İLGİSİ VAR?
Şimdi sorunun tam merkezine gelelim.
Terör örgütleri yalnızca Türkiye sınırları içerisinde faaliyet gösteren yapılardan ibaret değil.
Sınırın ötesindeki kamplar, lojistik merkezleri, silah depoları, finans kaynakları, insan trafiği ve siyasi yapılanmalar da aynı güvenlik zincirinin parçalarıdır.
Türkiye yıllardır bu zincirin farklı halkalarıyla mücadele etti.
Şimdi ise ilk kez bu zincirin birçok halkasının aynı anda çözülmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz.
PKK’nın fesih ve silah bırakma kararı…
Irak’taki yapılanmanın geleceği…
Suriye’de SDG/YPG’nin merkezi devlet yapısına entegrasyonu…
TBMM’de yürütülen çalışmalar…
Ve nihayet sürecin hukuki zemininin oluşturulmasına yönelik çerçeve yasa…
Bütün bunlar birbirinden kopuk gelişmeler değildir.
ŞİMDİ YENİ BİR DÖNEMİN EŞİĞİNDEYİZ
Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Terörsüz Türkiye” sürecinin hukuki zemininin oluşturulmasına yönelik çerçeve yasa çalışmaları da yeni bir aşamaya ulaştı.
TBMM Adalet Komisyonu, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ni kabul etti.
Teklifte Türkiye’nin üniter devlet yapısı, toprak bütünlüğü, Türkçenin resmi dil statüsü ve laik Cumhuriyet ilkelerinin temel değerler olduğu özellikle vurgulandı. ([TRT Haber][3])
Dolayısıyla önümüzdeki dönem yalnızca güvenlik güçlerinin operasyonlarıyla değil, hukuk ve siyaset alanındaki düzenlemelerle de şekillenecek.
ŞİMDİ BU YASAYA, BU OLUŞUMA, KISACASI BU PROJEYE KARŞI ÇIKANLARA SESLENİYORUM
ŞAYET MİLLİYETÇİ İSENİZ!
Şehit kanına, gazi sayısına ve milli servetin boşa harcanmasına “yeter” demek bu kadar zor mu?
Yıllardır Türkiye’nin kaynakları terörle mücadeleye harcandı.
Yıllardır gençlerimiz dağlarda, şehirlerde, sınır ötesinde mücadele etti.
Yıllardır aileler evlatlarının yolunu gözledi.
Terörün sona ermesi, şehit haberlerinin bitmesi ve Türkiye’nin enerjisini artık kendi kalkınmasına yöneltmesi neden milli bir hedef olmasın?
ŞAYET ATATÜRKÇÜ İSENİZ!
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün Hatay meselesine verdiği önem ortadadır.
Hatay, Atatürk döneminde yürütülen yoğun diplomatik ve siyasi mücadelenin ardından 1939 yılında Türkiye’ye katıldı.
Dolayısıyla Hatay meselesi, Türkiye’nin sınır güvenliği ile milli çıkarlarının nasıl birlikte ele alındığını gösteren tarihi örneklerden biridir. ([Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi][4])
Bugün Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki güvenlik meselelerini yakından takip etmesinin temelinde de sınır güvenliği, terör tehdidi ve bölgesel istikrar bulunmaktadır.
Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışını yalnızca savaşmamak olarak değil, ülkenin güvenliğini ve bağımsızlığını koruyacak bir barış düzeni oluşturmak olarak da okumak gerekir.
ŞAYET İSLAMİ BİR GÖRÜŞÜ VEYA SİYASİ YAPIYI DESTEKLİYORSANIZ!
Orada zulüm gören, katledilenler, şehit veya gazilik mertebesine erişenler Müslüman değiller mi?
Neresi zorunuza gidiyor?
Yıllardır Suriye’de savaşın ortasında kalan milyonlarca insanın yaşadığı acıları görmezden gelmek mümkün mü?
Terörün sona ermesi, insanların kendi topraklarında güven içerisinde yaşayabilmesi ve bölgenin yeniden istikrara kavuşması neden ortak bir hedef olmasın?
ASIL MESELE BURADA BAŞLIYOR
Bugün Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat bulunmaktadır.
Terörün bitirilmesi…
Sınırların güvenli hale getirilmesi…
Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması…
Irak ve Suriye’deki silahlı yapıların sona erdirilmesi…
Terörün finans kaynaklarının kurutulması…
Ve Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir enerjisini tüketen bir güvenlik sorununu geride bırakması…
Bunların tamamı aynı hedefin farklı parçalarıdır.
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” yalnızca bir güvenlik projesi değildir.
Aynı zamanda ekonomik bir projedir.
Çünkü terörün olmadığı bir Türkiye’de milli kaynaklar güvenlik harcamalarından kalkınmaya daha fazla yönlendirilebilir.
Bir dış politika projesidir.
Çünkü sınırlarımızın ötesindeki istikrarsızlık azaldıkça Türkiye’nin bölgesel hareket alanı genişleyebilir.
Bir toplumsal barış projesidir.
Çünkü aynı ülkenin insanlarının birbirine silah doğrultmadığı bir gelecek, herkesin ortak menfaatidir.
Ve en önemlisi bir gelecek meselesidir.
KISADAN HİSSE
Sırf siyasi veya şahsi rant uğruna, bu hassas konulara muhalefet etmek, ihanet değil midir?
Çanakkale’de tek yürek olup cephede şehadet şerbetini içenlerin torunlarının birbirlerine karşı silah doğrultmasının kime ne faydası var?
Bu ülkenin çocuklarının yeni nesillere terör hikâyeleri anlatmak yerine Türkiye’nin büyümesini, üretmesini ve güçlenmesini konuşmasının neresi yanlıştır?
Şehitlerimizin hatırasına sahip çıkmanın yolu, yeni şehitlerin gelmesini önlemek değil midir?
Gazilerimizin ödediği bedelin anlamı, aynı acıların bir sonraki nesle aktarılmaması değil midir?
Kırk yılı aşkın süren bir terör döneminden sonra Türkiye’nin önüne yeni bir sayfa açılıyorsa, bu sayfayı siyasi hesapların değil, devlet aklının ve millet menfaatinin belirlemesi gerekir.
Çünkü bu vatan hepimizin.
Bu bayrak hepimizin.
Bu Cumhuriyet hepimizin.
Ve bu ülkenin geleceği, siyasi görüşlerimizin üzerinde ortak bir meseledir.
Zararın neresinden dönülse kazançtır.
Esen kalın.
Alp Aslan ERİN
